|
M.
Reşat Güner
Hepimiz aynı dünyada
yaşıyor, aynı havayı soluyor, benzer şeyler yiyor ve benzer
durumları yaşıyoruz. Ama yine de her birimiz dünyayı kendimize göre
algılıyoruz. Bu belki de çoğu zaman dikkat etmediğimiz ya da
üzerinde düşünmediğimiz bir şey. Çünkü çoğu zaman diğer insanların
da dünyayı bizim gibi algıladığını “zannediyor” olabiliriz. Ama
aslında hiç birimiz, birbirine çok yakın düşünen insanlar bile,
dünyayı aynı biçimde algılamıyoruz. Çünkü her birimiz farklı bir
geçmişe, farklı bir genetik materyale ve farklı bir psişeye sahibiz.
Bu durumda her birimiz aslında kendine özgü bir zihin yapısına
sahibiz.
Şimdi “öyleyse ne
olmuş?” diye sorabilirsiniz. Bu gerçeğin iyi bir şekilde anlaşılması
yaşamımızın pek çok alanında, pek çok yönden olumlu değişimler
yaratabilmemize olanak sağlayabilir. Bu konuyu ele almadan önce
algılamalarımızın nasıl oluştuğuna kısaca değinmek istiyorum.
Öncelikle dış
dünyayla iletişim kurabilmemizi sağlayan duyularımızla işe
başlayalım. Hepimiz temel olarak 5 duyuya sahibiz. Gözlerimizle
çevremizdekileri görebiliyor, kulaklarımızla sesleri
algılayabiliyor, dokunma duyumuzla çevremizi ve kendi bedenimizde
olup bitenleri hissedebiliyor, burnumuzla kokuları ve dilimizle
tatları duyumsayabiliyoruz. Kısacası kendi dışımızdaki gerçeklikle
duyularımız aracılığıyla iletişime geçebiliyoruz. Ancak duyularımız
dışımızdaki fizik gerçekliğin tüm yönlerini algılayabiliyor mu?
Elbette hayır. Gözlerimizin görme sınırı elektromanyetik spektrumun
çok minik bir kısmını algılayabiliyor, kulaklarımız belli bir
titreşim aralığındaki sesleri duyabiliyor, burnumuz belli kokuları
alabiliyor vs. Yani duyularımız kendi dışımızdaki gerçekliğin ancak
belli bir bölümünü girdileyebiliyor. Geri kalanlar ise siliniyor.
Bunun böyle olması aslında bizim oldukça hayrımıza. Çünkü eğer şu an
duyularımızın sınırları daha geniş olsaydı, şu an sahip olduğumuz
beynimizin bununla baş etmesi oldukça güç olabilirdi. Yani belli bir
eyleme odaklanmakta oldukça zorluk çekebilirdik.
Şimdi bu mekanizmaya
biraz daha yakından bakalım. Örneğin görme olayını ele alalım.
Çevremizdeki cisimlerden yansıyan ışık bizim göz merceğimizden içeri
giriyor ve retinamız üzerine düşüyor. Retina üzerine düşen bu ışık
orada bazı kimyasal değişimler meydana getiriyor. Bunun sonucunda
meydana gelen hareket elektrik sinyallerine dönüştürülerek görme
sinirleri aracılığıyla beynimizin görme işlevinden sorumlu bölümü
olan “görme korteksi”ne aktarılıyor. Burada ilginç olan şey,
beynimizin tamamen karanlık olması. Yani beynimizin içerisinde ışık
diye bir şey yok. Ama beynimiz almış olduğu bu sinyalleri bizim için
görüntüye dönüştürüyor ve böylece gördüğümüz şeyleri algılamış
oluyoruz. Şimdi, bu esnada yani bir şeylere bakarken beynimizin
oradan gelen tüm verileri bir anda algılayabilmesi mümkün değil.
Çünkü bu bilinçli farkındalığımızın baş edebileceği miktarın çok
üzerinde. Bunu kendi kendinize deneyebilirsiniz. Karşınızdaki sabit
bir noktaya gözünüzü dikin. Gözünüz o noktadayken çevreyi de
algılayabileceğinizi fark edebilirsiniz. Ancak sabit bir noktaya
bakarken gözünüzü hiç oynatmadan dikkatinizi örneğin üst kısma
yönlendirir ve oradaki şeyleri görmeyi seçerseniz, diğer tarafların
dikkatinizden kaçtığını fark edeceksiniz. Çünkü bilinçli
farkındalığımız belli bir miktarda veriyle yüklendiğinde diğerlerini
silmek zorundadır. Hiç dikkatinizi belli bir işe verdiğinizde size
seslenildiğini duymadığınız oldu mu? Yolda yürürken belli
düşüncelere dalıp varmanız gereken yeri geçtiğiniz ya da bir
tanıdığınız yanınızdan geçtiği halde onu fark etmediğiniz zamanlar
olmuş muydu?
Hepimiz buna benzer
örnekleri gündelik yaşamımızda oldukça sık biçimde yaşarız. İşte
bütün bunların sebebi beynimizin bilinçli algılama kapasitesinin
sınırlı olmasıdır. Yani girdiler belli bir miktarı aştığında
bunlardan o an için önemli olmayanlar silinmeye başlar. Örneğin şu
anda bu yazıyı okurken eğer dikkatinizi burada aktarılanları anlamak
üzerine yoğunlaştırdıysanız bedeninizdeki hisleri algılamazsınız.
Etraftaki gürültüleri duymazsınız. Ancak bu satırları okuduktan
sonra onları fark eder hale gelirsiniz. Halbuki bu uyaranlar
duyularınıza ulaşmaktadır. Örneğin vücudunuzun oturmakta olduğunuz
koltuğa değen kısımları beyninize sürekli olarak sinyaller
göndermektedir. Ancak bu çok sık yaptığınız bir iş olduğu için eğer
dikkatinizi yoğunlaştırmazsanız onları algılamazsınız. Çünkü
yaptığınız iş gereği onları algılamaya ihtiyacınız yoktur. Böylece
dikkatimizi belli bir alana yoğunlaştırdığımızda beynimiz kendisine
ulaşan sinyallerin bizim için önemli olmayan kısımlarını “siler.”
Buraya kadar iki
katlı bir “silme” mekanizmasıyla karşılaştık. Birincisi duyu
organlarımızın kapasitesi gereği oluşan doğal silme. Örneğin
gözümüzün yapısı gereği kızıl ve mor ötesindeki ışınımları
algılayamaması gibi. Bu zaten doğal yapımızın gereği olduğu için
hepimizde aynı biçimde çalışan ve normal şartlarda değiştirebilmemiz
mümkün olmayan bir durum.
İkincisi ise
beynimizin belli bir anda ancak belli kapasitede veriyi
işleyebilmesinden kaynaklanan bir sınırlandırma. Duyusal deneyimin
belli bölümlerine yoğunlaştığımızda diğer girdilerin silinmesi.
Örneğin televizyon izlerken ya da hoşlandığınız bir şeyleri okurken
çevredeki diğer uyaranları algılayamamak gibi. Bu konuyla ilgili
araştırmalar beynimizin belli bir anda ancak 5 ila 9 parça veriyle
başedebildiğini göstermektedir. Bunların geri kalanı silinir.
Şimdi burada dikkat
etmemiz gereken bir nokta var. Bu “silme” işlemini neye göre
yapıyoruz? Yani beynimiz belli bir deneyim yaşarken hangi girdileri
içeri alıp hangilerini sileceğine nasıl karar veriyor? Hangi
kriterleri göz önüne alıyor? İşte bu oldukça kritik bir konu. Eğer
belli bir deneyim yaşarken bu deneyimin ancak belli bir bölümünü
girdileyip algılayabiliyorsak ve kalanı silmek zorundaysak bu
“silme”yi neye göre yaptığımız bizim için oldukça önemlidir. Çünkü o
deneyimle ilgili algılama kapasitemizi belirleyen ana unsur bu
mekanizmadır ve pekala belli bir deneyimin bizim için çok önemli
olabilecek bir bölümünü silmiş olabiliriz. Ve işte bu, bizim diğer
insanlarla aramızdaki algılama farklarını belirleyen temel
faktördür. Bu olay genellikle “seçici algı” olarak
adlandırılmaktadır.
Yaşamınızın belli
bir kesitinde hiç dikkatinizi çekmeyen ve sizin için önemi olmayan
şeyler başka bir zaman ve mekanda dikkatinizi çekmeye başlayabilir.
Örneğin daha önce sahip olmadığınız bir eşyaya sahip olduğunuzda onu
kullanan insanlara vs. dikkat eder hale gelirsiniz. Daha önce
zihninizde onunla ilgili herhangi bir veri olmadığı için beyniniz
onu silmektedir. Ama şimdi onunla ilgili bazı deneyimlere sahip
olduğunuz için ona dikkat etmeye başlamıştır.
Bu silme mekanizması
çalışırken burada elbette çok fazla sayıda kriter ve değişken
vardır. İçinde bulunduğunuz ruh hali ve ihtiyaçlara uygun olarak
benzer deneyimler içerisinde çok farklı algılamalara sahip
olabilirsiniz. Örneğin bir konser izlerken zihniniz bir sorunla
meşgulse ve üzgün bir durumdaysanız o konserden hiç zevk almazsınız.
Çünkü o anda orada değilsinizdir.
Algı filtrelerimizin
oluşumu oldukça erken yaşlarda başlayıp gelişen bir süreçtir.
Yaşamımızın ilerleyen zamanlarında bu filtreler daha fazla
kalıplaşmaya ve daha etkin bir hale gelmeye başlarlar. Kısacası
çevremizdeki dünyayı olduğu haliyle değil, olmasını beklediğimiz
haliyle algılamaya başlarız.
İşte bu yüzden
semantik bilimci Alfred Korzybsky’nin ünlü sözünü bu yazıya başlık
yaptım: “Harita arazinin kendisi değildir.” Biz gerçekliğin
kendisine değil haritalarımıza göre yaşarız. Tepkilerimiz ve
davranışlarımız gerçek araziye göre değil, zihinlerimizdeki
haritalara göredir.
Şimdi bu mekanizmayı
kavradığımızda belki de çevremizdeki insanlara karşı daha anlayışlı
ve hoşgörülü olmaya başlayabiliriz. Ve belki de anlaşılmayı beklemek
yerine karşımızdaki insanın dünya haritasını anlamak için gayret
gösterebilir ve anlayınca da oradaki eksiklikleri tamamlamak için
ona elimizden geldiğince yardımcı olabiliriz. Çünkü her insan belli
bir durumda elindeki en iyi seçenekleri kullanmaktadır. Ve pekala o
anda aslında elinin altında olan bazı seçenekleri “silebilir.”
Ancak burada
başkalarını anlamaya çalışırken de yine kendi haritalarımıza göre
hareket etmekte olduğumuza göz önünde tutmak gerekir. Çünkü başka
birisinin kafasındakileri anlamak için onları hayal etmemiz gerekir.
Bu da kendi zihinsel modellerimizle hareket etmek anlamına gelir.
İşte bu yüzden kendi haritalarımızı ne kadar esnek, ne kadar zengin
ve ne kadar kapsamlı hale getirirsek anlayış kapasitemiz de o oranda
artacaktır.
geri...
|